PWE


Türkiyenin en iyi WWE RPG'sine hoşgeldiniz.

PWE

Türkiyenin en kaliteli ve en iyi RPG'sine hoşgeldiniz. Sevdiğiniz karakterin kariyerini yönetmenin keyfini çıkarın.
 
AnasayfaKayıt OlGiriş yap

Paylaş | 
 

 başlıksız

Aşağa gitmek 
YazarMesaj
Ace of Diamonds
Emekli
Emekli
avatar

Mesaj Sayısı : 3278
REP Puanı : 53
Kayıt tarihi : 09/08/12

MesajKonu: başlıksız   Paz 24 Nis. 2016, 20:54

PART I: PROLOGUE

"When you kiss me heaven sighs
And though I close my eyes
I see la vie en rose."

Müzik sanki bu küf kokulu barın kapısının altından sızıyordu, sözcükler kötücül düşüncelerle homojen karışarak sigara dumanının yarattığı sisin içinde dağılıyordu.

Her akşam olduğu gibi 21.02'de kapıdan içeriye adım atmıştı, Hallefeldt. Yine bar sandalyesinin birine çöktü, üç parmak kadar viski istedi bardağına. Yağmurun sesi ile müziğin sesi savaş verirken, o kafasını koydu barmen masasına. Sanki bu şehirde hiç sabah olmuyordu, gökyüzü düşük yapmış gibiydi, güneş hiç doğmuyordu.
Bugünün nasıl geçtiğini düşünüyordu, bir kadın ölmüştü, siyahi, kollarından başlayarak ana atardamara dek kesilmiş ve üstüne siyah ruj ile K.Ö harfleri kazınmıştı, Kara Ölüm. 9 aydır aynı cinayetler işleniyordu, siyahi kadınlar aynı yöntemlerle kesiliyordu. Hala bir arpa boyu ilerleyememişti. O ki 23 senedir Cinayet Masa'da idi. Saymaya kalksa, neredeyse 1499 ceset görmüş sayılırdı.

23 sene boyunca, sadece cinayet mi olmuştu hayatında? Her gece düşünceleri aynı noktaya gelip, tıkanıyordu. Ephuoria olmuştu hayatında. Belki de hayatını bir ardışık cinayet hikayeleri olarak görmesini engelleyen onun hayatına girişi olmuştu. Yirmi üç yaşında iken hayatına girip otuz iki yaşındayken ellerinden alınmıştı Ephuoria.
İlk tanıştıklarında, üniversite kampüsünde, kendisi bir bankta ıslanırken, o yanına oturmuş, kocaman gözleriyle ona bakmıştı, "Şemsiye ister misin?" demişti, "Fırtınaya dönüşecek, kalkıp eve gitsen iyi olur."

Kimdi ki o, kendisini hiç tanımadan kendisini düşünmüştü? Ailesini bilmediği bir kazada kaybedip, onu büyüten amcası öldükten sonra kimsenin onu umursadığını görmemişti, o güne, o sağanak yağmura dek.

"Evim yok ki." demişti, "İki gün önce kovdu sahibi." Sosyoloji okuyup kriminoloji yüksek lisansı yapmak insanı zengin etmiyordu. Bunu o zamandan bilirken yine de bu bölümü seçmesi, zorluğu sevmesinden miydi, mazoşist oluşundan mı yoksa idealizmden mi? Bunu bilmek istediğine o zaman da emin değildi, elli beş yaşında bu barda otururken de emin değil.

Barmenden bir tane daha istedi, müzik değişmişti, Fransızca idi şimdi, Edith Piaf'tan, La Foule. Kalabalıktı doğru ya burası, bu şehir sanki dolup taşıyordu da kimse altını kısmıyordu. Melodiyi duyunca aklına yine Ephuoria geldi, ismi çok garip gelmişti, nasıl okunuyordu sahi? Öfori gibiydi, fakat alakası da yoktu telaffuzunun.

Kahverengi gözlerinin kıvrımlarını açık kahverengiyle sabote eden irisinden parçalar geldi gözlerinin önüne, sonra sanki yüzünü tamamlıyormuş, sanki yüzü Rönesans'tan kalma bir sanat eseriymiş de, o son parça olmadan büyük bir üstadın yaptığı eser tamamlanamayacakmış gibi olan dudakları geldi gözüne.

Telefon çaldı, bir cinayet daha işlenmişti. Sağanak yağmur vardı dışarıda ve kulağına Gene Kelly fısıldıyordu,
"I'm singing in the rain."

PART II: WOULD YOUR PAWN CORNER MY KING?

"When the night has come
And the land is dark
And the moon is the only light we'll see
No I won't be afraid, no I won't be afraid
Just as long as you stand, stand by me" / (Ben E. King'in sesinden.)

Olay yerine vardığında gece on biri bir geçiyordu. Kafasını göğe kaldırdığında, ışıkları şimdiden sönmeye başlamış şehir sayesinde on altı ya da yirmi kadar yıldız görmeyi başarabildi, daha ne kadar artabilirdi ki bu şehir ışıkları? Sonuçta insan gece gökyüzünü aydınlatmak isteyecek kadar alçak değildi ya.

Cesedin yanına vardığında, yanında yardımcısı genç Freddy duruyordu. Freddy, Asya - Afrika melezi, hayatınızda bir kez karşınıza çıkabilecek tiplerden biriydi, detayları farketmek için yaratılmıştı sanki. Oğlu gibi görürdü Freddy'i, kendisini hiç anlatmasa da ona. "Neler var elimizde Fred?" dedi, Freddy sakin bir eda ile, "Her zamanki gibi, siyahi, kollarından ana atardamara kadar kesilmiş, kadın." Nasıl da söylüyordu, artık içselleştirmişçesine, ölen bir insan değildi artık gözlerinde, sürekli tekrar eden periyodik bir şovdu sanki, bir reality show gibiydi.
Cesedin yanına gitti, adli tıp uzmanına baktı, anlatmasını işaret edercesine başını salladı, doktor konuşmaya başladı:

"Sol bileğinden başlayarak ana atardamara doğru ilerlemiş, bu sefer acelesi varmış ve acemice bitirip, kaçmış, kadın hızlıca ölmüş. Tüm kanı vücuttan çekmemiş ve cesedi paketlememiş fakat, üstüne yazı yazmış. Yazı bu sefer ruj değil, kadının kendi kanı, yine K.Ö yazılmış."

Cesedi incelemeye başladı, yüzüne baktı, huzur vardı sanki yüzünde, tam ölümden önceki yüzünü hayal etti, huzur dolu ve huzurla dolmadan önceki dehşeti düşündü. Ne çok acı çekmiş olmalıydı, bu kadınlar için bir şeyler yapabilecekken dokuz aydır hiçbir şey bulamayıp, üzüntüsünden ve ilk kez biri tarafından şahı ele geçiriliyormuş gibi hissedişinden sadece içmek ile yetiniyordu. Kadının dudağında bir gariplik fark etti, kırmızı dudağın üstüne siyah rujla bir şeyler yazılmıştı. Okumaya çalıştı, yaklaştı. "Piyonumla nasıl deviriyorum vezirini?" diyordu. Siyah rujla yazılmıştı. Aklında hiçbir çan çalmadı. Geri döndü, Fred'e evine döneceğini söyledi, 56' model turkuaz Chevrolet 210'una bindi, Bronx'taki evine dönmeye koyuldu.

Yol nasıl geçti hatırlayamadı eve girerken. Araba kullanmayı kendini bildi bileli seviyordu fakat, savaştan sonra bir şeyler olmuştu hem kendisine hem de insanlara. Üniversitede okurken bir baba ile çocuğu arasındaki diyalogu hatırladı. Çocuk babasına "Demokrasi nedir?" diye soruyordu. Adam da çocuğa, "Bilmiyorum fakat, genç adamların uğruna birbirlerini öldürdükleri bir şey olsa gerek." diyordu. Koskoca İkinci Dünya Savaşı, bu bir cümle ile özetleniyordu.

Üniversite onun için zordu, hem polislik yapıyordu, hem okuyordu hem de marksistti. Burada, Amerika'da (Adı geçmişken tanrı onu korusun.) hem polis, hem öğrenci, hem marksist olmak kendi intihar fermanını imzalamak gibiydi. Çok zaman Sovyetlere kaçmayı düşünmüştü fakat, orada da ajan olduğunu düşünüp içeri tıkarlardı onu.
Uzandı kırmızı koltuğuna, çakmağın ateşini yakarken aydınlanan turkuaz duvarlara baktı. Turkuazdı duvarlar, Ephuoria severdi turkuazı. İşte başlıyordu yine, eve gelmiş, tüm ölümlerden, tüm şehrin gaz kokularından, öksürük ve sigara izmaritlerinden sıyrılmış ve ona gelmişti yine, kısa, elini uzattığında sanki elini doğumdan önce ait olduğu cennete geri dönmüş gibi rahatlatan saçlarıyla, Ephuoria.

Ephuoria, onu kendi evine götürmüştü. Kendisi zayıflıktan kırılacak gibi dururken, belki de Ephuoria beslemişti onu. Hikayesini dinlemiş, uzun zaman kendininkini anlatmamıştı. Sanki tüm acıları içinde eriten bir mekanizma varmış gibi sarılırdı. Eritmişti de. Kendininkini bırakmadan önce. Yüzüne baktığında Ephuoria'nın, uzay zaman bükülüp gelecekten ve geçmişten tatlı yorgunlukların, uslanmaz neşelerin sıcaklığı dolardı içine Hallefeldt'in. Bunu hatırlayınca gülümsedi. Ne kadardır buz gibiydi elleri de, ısınmıyordu onu görmedikçe?

50'lik Glenfiddich'ini yudumlamaya başladı. Radyoyu açtı, Ella'nın dudağından sıvıya dönüşmüş sesler aktı,

"Now you say, you love me."

O tanrı değildi, kendi de söyledi, ben de tanrı olarak görmedim onu. Tanrı herkesin olurdu çünkü, o herkesin değildi. Tanrı olarak görmek hatasız görüp, hatalarıyla sevmemek olurdu.

Evimiz buydu, o seçti. Felsefe okuyordu o. "Sanırım onun sayesinde solcu olmuştum" diye düşünüyordu. Yoksa kim bir insanı ABD'de marksist yapmaya iterdi, aşktan başka? 23 yaşında tanışmıştı onunla. Tesadüf öyle ya o da 23 yaşındaydı. Bronx'un pis kokusunu o çekilir kılmıştı.

Tanıştıktan dokuz sene sonra, kaçırılmıştı, sonra bir daha haber alamamıştı. Öldüğünü düşündürecek izler kalmıştı Ephuoria'nın ardından. Onun canı yansa, kendisinin kalbi dururdu biliyordu, o ölse, uzay zaman bükülür, gama ışın patlamasıyla yeryüzünden saniyenin onda biri hızla hiçbir aklın alamayacağı şekilde ölürdü. Zira o, o kahverengi irisin duvarları kapladığı, o beyaz tenin güneşi bu hiç gündüz gelmeyen şehre doğurttuğu, dudaklarındaki o mükemmel kıvrımların yolları oluşturduğu şehirde yaşıyordu 23 senedir.

Kayıptı, 23 senedir kaybolan anlamı bulamamıştı, onunla tanışmadan önceki 23 senedeki gibi. Bulacaktı, o yaşıyordu, yaşamasa hala nasıl hissederdi, kendisini ısıtan ısısını ve tüy gibi hafif hissettiren o bedeninin ağırlığını. Nasıl hatırlardı, belinin kıvrımlarını ve teninden süzülen, ne olduğu açıklanamayan kokuyu. Tanrı yarattı demeye korkardım onun için. Onu yarattı ise tanrı, beni neden yaratmıştı ki? 

Onun hayatına gireyim diye, tanrı bana belki de yıllar önce, ona yapabileceği en harika şeyi sorduğum için, Ephuoria'yı göstermişti.

Bronx gecesinde, Chopin'in Nocturne'ünü dinlerken uyuyakaldı. Kahverengi bir odada, kucağında uyuyan biri ile uyandı, rüyasında uyanıkken, hayatında uyanmamak istediği rüyalardan biriydi.

PART III: DOES IT END? OR HAS IT JUST BEGUN?

"Later in the evening as you lie awake in bed
With the echoes from the amplifiers ringin' in your head
You smoke the day's last cigarette, remembering what she said"

Telefonun çalmasına uyandı. Leş gibi sigara ve alkol kokuyordu oda. Telefonu açtığında Freddy'nin sesini duydu, ahizeyi kulağından uzaklaştırdı, cırtlak bir sesi akşamdan kalma bir kafa ile kaldıramıyordu. Gece gördüğü rüyanın uyuşukluğu ile, sesin geldiği yöne çevirdi düşüncelerini. Fred ahizenin öteki ucundan, yine siyahi bir kadının aynı şekillerde öldürüldüğünü fakat bu sefer kadının üstüne kanla bir not yazılmadığını, kağıda yazılıp kadının bedenine yapıştırıldığını söyledi. Bunu duyduktan sonra ahizeyi geçirip hızla aşağı indi.

Klasik bir Bronx sabahı. Yağmurlu, is kokan sokaklar, evsizlerin gecelerini sokak köpeklerine sarılarak geçirdikleri kartondan evler. Kimse yaşamıyordu bu şehirde, doğrusu kimse ölmüyordu, doğrusu kimse ölmeyi beceremiyordu, burası bu dünyanın arafı olabilirdi. Savaş - sonrası dünya değildi sanki bu post mortem dünyaydı. Kıyamet sonrasındaki ilk gün doğumunda kırmızı ışıkta bekliyor gibi hissediyordu.

Olay yerine vardığında, Freddy yanına geldi. "Patron, not bu." Kağıdın üstünde kanla, "İçindeki bana bak, içimdeki seni bul." yazıyordu.

İyi de ne anlama geliyordu bu not? Kim, ona ne anlatmak istiyor olabilirdi? Bilemiyordu. Bilmek istiyor muydu bunu da bilemiyordu. Merkeze geçmeyi düşündü. O sırada adli tıp uzmanının parmak izi eşleştirmesinden bir sonuç çıktığını haber verdi memur. Merkeze dönmek için arabaya bindi, gece taklidi yapan gündüzün içinden süzüldü, kırmızı ışıkların kırmızı olan kırmızı mı yoksa kırmızı gibi görünen yeşil mi olduklarına pek dikkat etmeden merkeze vardı.

Merkeze vardığında adli tıp uzmanı karşıladı onu. "Bir sonuç çıktı fakat kayıtlarımızla eşleştiremiyoruz." dedi. Anlamamıştı, "Nasıl olur?" dedi. Oluyordu işte. Demek ki bunu yapanın daha önce hiç sabıka kaydı yoktu.
Oradan oraya koştururken, gece on bir olmuştu saat. Eve dönmek gerekti ya artık, eve her adım atışı cehennemin zeminine çıplak ayağının tabanını değdirmesi kadar zor geliyordu ona. Yıldızların gözükmediği, uzayın da zamanın da ırzına geçildiği bir Bronx gecesinde, gökyüzünü kirleten şehir ışıklarının arasından, o şehir ışıklarının bedenine saplanmasından korkuyormuş gibi hızla geçiyordu.

Eve adımını attı, kesif sigara ve alkol kokusu, akşamdan kalmaya kendi iğrenç kokusunun çarpışı gibi çarptı suratına. Kusacak gibi oldu. Pencereleri açtı. Daha sonra mutfaktan viski şişesini aldı. Koltuğuna kuruldu. Radyoyu açtı, bir başka evrendenmiş gibi uçup gelen, belki de o an orada yanlış evrene gönderilen mesajlarmış gibi kendi kulağına geliyordu Ayışığı Sonatı'nın melodileri.

Uyuyakaldı bir süre sonra, rüyasında seviştiğini gördü, ter içinde uyandı, tuvalete koştu, ne yedi ve daha çok ne içtiyse hepsini kustu. Morarmış gözaltı torbalarına baktı. Ağlanacak haline acınası bir gülümsemeyle yanıt verdi. Ölüm daima hazırda bekliyordu, ölüm sabırlıydı, fakat beşerin sabrı gibi kaçınılmazı bekleyen bir sabır değildi onunki, aksiyonun içinde varlığını belli edip, eyleme geçen fakat kaçınılmazın olacağını bilen bir sabırdı, bu nedenle bedenin her zerresinde varlığını belli ediyordu.

PART IV: ONCE A LIAR, ALWAYS A LIAR

"Cross over and turn
Feel the spot don't let it burn
We all want we all yearn
Be soft don't be stern"

Sabah telefonun sesiyle uyandı. Bu siyah telefon uyandırıyordu onu hep, ahizesini azizlerin münasip yerlerine döşeyesi gelse de, inanmıyorsak da saygı duyup inanası gelmez miydi insanın bu türden söylencelere. Kendi dairesi, ki kare şeklinde, daireyle alakası olmayan bir şeye niye daire denirdi bilemiyordu fakat, küçüktü ve pis kokuyordu, burada olabildiğince az vakit geçirmek isterdi hep.

Bronx'un havası sanki hiç değişmezdi. Bronx, hep aynı Bronx'tu. Karanlık, puslu, rezil. Ara sokaklarda köpeklerle uyuyan evsizlerin rüyalarında gördükleri mutlu hayatlar ve o mutlu hayatlara sahip olanların, hayatlarından mutsuz olmalarını sağlayan saçma küçük burjuva dertleriyle doluydu bu şehir.

Merkeze vardığında, Freddy ona bir cinayet işlendiğini ve bu cinayetin aylardır peşinde oldukları seri katille ilişkili olabileceğini haber verdi. Şüpheli belliydi, 27 yaşında bir herif, yeri belliydi, herkes hazırlanmış ve yola çıkmak için onu bekliyorlardı. "Çıkalım" dedi Hallefeldt.

İçinde bir sıkıntı vardı, bir şeyler olacak gibi hissediyordu, ne olacağını bilmiyordu. İndiler arabadan, eski bir mezbaha. İçeri girdiklerinde kesif kan kokusu etrafı kaplamıştı, insanoğlunun varlığının acımasızlığını hayvanlar üzerinden değerlendirmeye çalışsa tanrı, sadece bu yer yüzünden tüm insanlar cehennemde yanardı belki de.
Adamı gördüğü anda, ateş açmaya başladı adam. O kenara atladı, "NYPD, silahını yere bırak." diye bağırdı, fakat cevap yine bir mermi oldu. Çatışma devam ediyordu.

Freddy adamın üstüne koştu, adam kaçtı, Hallefeldt onları takip etmeye koyuldu. Eskisi gibi değildi yaşlanmıştı. İyi koşamıyordu artık, iyi koştuğu günleri anımsayacak zamanı da yoktu pek. İki el ateş sesi duydu. Koştu.
Freddy yerde yatıyordu, şakağından kırmızı, koyu sıvı akarken, karşıda yerde yatan adamı işaret etti. "Yaralayabildim patron" dedi, "Artık kaçamaz." Gülümsedi. Hallefeldt, genç dostuna baktı, ağlıyordu. Yıllar sonra ağlıyordu. 23 senenin ardından ağlıyordu. Fred gülümserken, o ağlıyordu. Fred sanki sonsuzluğa bakıyordu. Sonsuz takımyıldızlarının el ele tutuşmuş sonsuzluklarına gülümsüyordu sanki. Elini tuttu onun. Sımsıkıydı. Freddy'nin eli soğuyordu, o korkuyordu, Fred gülümsüyordu. Uzaklardan bir yerden bir trompet sesi duyuluyordu, hüzünlü, hüzün sanki sıvılaşmıştı, yerde, ayaklarını ıslatarak akıyordu. "Baba." dedi Fred."Seni babam gibi sevdim. Senin gibi bir babam olacağını bilsem, tekrar doğmak isterdim." O an silahı kendi kafasına dayayıp ateş etmek istedi Hallefeldt, yapamazdı, elleri titriyordu, Fred'in gözleri kapandı. Karanlıkla aydınlık savaşıyordu, her zaman alacakaranlığın galip çıkacağını bildikleri bu savaşta.

Geçen birkaç günün ardından, adamın sorgulanması gerekti. Sorgu odasına girdiğinde, adamın korkulu bakışlarını gördü. Ağlamaklı bir gülümsemeyle ağzının ortasına bir tane geçirdi. Bir tane daha. Ve ardından bir tane daha. Yerdeyken de devam etti. Sonra sordu, "Neden?" Adam ağlayarak cevap verdi, "Onlarca kez polise yalan söyledim, neden inanacaktınız ki?" Hallefeldt, "Anladım." dedi, "Bir kere yalancı olunca, hep öyle kalıyorsun yani?" Adam başıyla onayladı. "Kimin için çatıştın bizimle?" diye sordu Hallefeldt. Önce yanıtlamadı adam, fakat daha fazla dayağın yolda olduğunu gördüğünde fikrinden caymış olacak ki, "Uzun süredir aradığınız katil için. Bir süre önce bana geldi. Tanıyordum onu uzun zamandır, kalacak bir yer istedi, ben de benim dairemi verdim." "Neden?" dedi Hallefeldt, "Eski bir borç." diye cevapladı adam. Sonrasında adresi döküldü.

Adrese gitmek için yola koyuldu Hallefeldt. Radyoda Ella çalıyordu. "Cry me a river." dedi içinden Hallefeldt, İçinden bir nehir süzülüyordu zaten, yok oluşa yakınlıkta, hissizliğin çevresini dolaşıyordu, his ile hiç ne kadar da yakın kelimelerdi. Hissizlik ve hiçlik de bir o kadar benzer.

23 numaralı kapıdan içeri girdiğinde, özlemin cisimleşmiş hali ile karşılaştı.

BÖLÜM 5: ODA YİRMİ ÜÇ

"Başka bir şehir burası, 
Işıkları yabancı."

Ephuoria karşısındaydı. Ona bakıyordu. Sanki geçen yıllar hiç yaşlandırmamış gibi gülümsüyordu. Hiç kırışıklı yoktu, yüzünün hatlarında hiç bozulma yoktu. Kendisi aksine, rüyalarında gördüğü kadının ta kendisi bakıyordu ona. Koştu, sarıldı. Sonsuzca sarıldı. Alıp götüreceklerini biliyormuş gibi sarıldı.

"Neden?" diye sordu. "Kaçırıldıktan sonra," dedi Ephuoria, "Üç adam tecavüz etti bana. Hamileydim, senden. Beni bir ormanlık alanda bıraktılar öylece. Yıllar boyu takip ettim, öldürdüklerim o çetenin başındakilerin kızlarıydı. Hep sana bir mesaj vermeye çalıştım."

Hallefeldt, hüngür hüngür, titreye titreye ağlıyordu. Sımsıkı sarıldı ona Ephuoria. Kokusu hala değişmemişti, kendisinin var olduğunu reddettiği kokusunu hala taşıyordu.

Oturdular, kucağına uzandı Hallefeldt'in Ephuoria. Eskisi gibi saçlarını sevip boynundan öptü onun Hallefeldt. Tıpkı rüyalarındaki gibi. Buz gibiydi elleri. Ephuoria yine avuçlarına almış ısıtıyordu ellerini. "Bu bizim sonumuz." dedi Ephuoria, "Beni alıp götürecekler." "Hayır." diye yanıtladı, Hallefeldt, "Böyle değil sonumuz." Boş bir kağıda yazmaya başladı.

Yazmayı tamamladı, göz gezdirdi yazıya. Tüm cinayetleri üstlenmişti. Ephuoria'yı öptü. "Git hadi." dedi ona, uzaklaş bu ülkeden. Son kez dudaklarından öptü onu, dudaklarının kıvrımları bile, ortasında yükselen, hayatında gördüğü en düzgün dudakları defalarca öptü, uzun, doğuştan müthiş kirpiklerini öptü, gözyaşlarını öptü. "Hep" dedi, "Bu gözyaşlarını bir kapta saklamak istedim."

Küçük sevimli çenesinden tuttu, bir kez daha baktı kocaman gözlerine, pembemsi dudaklarından son kez öptü, "Kendimi o tecavüzcülerden biri gibi hissediyorum, seni almalarına izin verdim. Sen benim en değerli varlığımdın, senden başka hiçbir şey eksik değildi benden. Bedenimden tiksindim sonrasında. Artık kendi suratıma bile bakamıyorum, belki de en nefret ettiğim iki şey yalan ve seks artık."

Sabaha dek seviştiler, gökyüzünün dört renk olduğu sabahın ilk saatlerinde, Bronx'ta bile nispeten temiz bir hava varken Ephuoria gitti.

Beylik tabancasını çekti Hallefeldt, tek bir silah sesi duyuldu.



RPG: Finn Balor

emre demir saltaş efsanesi:
 
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
 
başlıksız
Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
PWE  :: Genel :: Be A Booker-
Buraya geçin: